Şemsettin Hoca’dan ”Tuna üzerine bir hasbihal”
Mayıs 12, 2008
Sınıf öğretmenimiz Şemsettin Şeker’in Kültür adlı dergide yazmış olduğu yazıyı okumak için yazı’nın devamına bakabilirsiniz.
Bazı dağlar, ovalar, nehirler vardır ki isimleri geçtiğinde bir medeniyeti hatırlatırlar. Ganj nasıl Hind’i anlatırsa, Nil Mısır’ı-Firavunları, Orhun, Yenisey eski Türklüğü, Tuna da Osmanlı Türklüğünü hatırlatır.
Tuna, ezeli ve ebedi bir Türk nehridir. Onun tarihini de talihini de biz yaptık. Dile kolay tam beş asır bizim havamızı soludu, bizimle beraber ibadet etti, bizimle güldü, bizimle ağladı. Bu nehrin etrafındaki beyaz şehirlerde asırlarca günde beş defa ezanlar okundu, niyazlar edildi, kale muhafızlarının “yektir Allah yek” nidaları işitildi. Akıncılarımız burada “sancak-ı şerifin altında on iki bin Fatiha ve yedi bin Yasin-i Şerif tilavet edip, manevi tedarikle” küffarın gelişini beklediler, nice kereler gâvur illerine akınlar gerçekleştirdiler. Hâsılı Tuna, beş asırlık kaderini bizimle yaşadı. Tuna’dan Türk’ü alınız, geriye sadece su ve balık kalır. Romalılar uzak sınırları olan Tuna için, “su ve balıktan ibarettir.” derlermiş. Bugün o coğrafyadaki Osmanlı bakiyesi devletlerin sözlü ve yazılı destanlarında, tarihlerinde “muhasım ve muhacim kahraman” daima Türk’tür. Tuna onlara, Avrupa fatihi oluşumuzu hatırlatır, her dem. Bize de. Bu cihetiyle, Tuna demek akın demek, akıncılar demek. İla-yı Kelimetullah bayrağının Avrupa’nın göbeğine dikilmesi demek.
Hz. Peygamberin müjdesini verdiği on beş asır evvelki mübarek vakitlerden beridir Rumeli hayali kuran İslam, bu emeline büyük ceddimizin gayretleriyle ulaştı. İstanbul’a, hatta Anadolu’ya, hâkim olmanın Rumeli’ne hâkim olmaktan geçtiğinin idrakinde olan ecdadımız daha İstanbul’a yönelmeden yüzlerce yıldır fatihini bekleyen Rumeli’ne akıncısıyla, sipahisiyle, yeniçerisiyle, dervişiyle, çiftçisiyle aktı. Tuna’nın çağıltısına atlarımızın nal seslerini karıştırdı. 1356 tarihinde 40 kişiyle “vira bismillah” deyip bir mübarek vakitte Rumeli topraklarına ilk adımı atan Süleyman Paşa’yı 1361’de Trakya fatihi Gazi Evrenos Bey takip etti. Bugün Balkanlar, Rumeli veya Tuna boyları dediğimiz bölgenin fethinin mukaddimesi işte bu hadiselerdir ki, akabinde koca bir millet tarihi hedefine su gibi akmıştır. Milletimizin genç bir devresinde surlardan ve kulelerden ibaretmiş gibi gözüken karanlığı devirdikten sonra Tuna, Meriç, Sava hattı üzerinde dinimiz, dilimiz, sanatımız, mimarimiz, ananemiz, ahlakımız, topumuz, tüfeğimiz ve ordumuzla yani teşkilat-ı medeniyetimizle muazzam bir saltanat kurduk ve buraları ebedi Türk vatanı haline getirdik. Ezan okunan her yerin Türk vatanı olduğuna iman eden cedlerimiz bütün bunların yanında, şehir, dere, tepe ve nehir isimlerinin kâffesini, hatta gündelik hayatın kelimelerini Türkçeleştirdiler, anne vatandan birer köşe haline getirdiler. O gün bugündür koca nehir sadece toprağın koynunda değil, içimizin derinliklerinde de akıyor. Kan gibi, can gibi, din gibi…
Ne vakit “Tuna” kelimesini duysak kalbimizin içinde yer tutmuş bir sis aralanır, Osmanlı Türklüğünü yâd ederiz. Onun kadar tesirini devam ettiren, her Türk’ü ismi anıldığında hüzünlendiren bir başka nehir yoktur dense sezadır. Tuna ismi geçtiğinde bir vuslat neşesi kaplar içimizi, heyecanlanırız. Bu cazip isim karşısında kalbimiz tahassürle çarpar, onun uzak hikâyeleriyle avunuruz. Bizim eski Garb hududumuzda solmayan bir sitaredir Tuna. Yahya Kemal’in “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır.” sözü bu manasıyla bir hakikatin dile gelişidir. Anadolu’da çok sık rastlanan Tuna isim ve soyisimleri de bu hasretin kekelemesinin, dışavurumunun bir başka şeklidir.
Ortaya çıktığı Alaman sınırından sonra Tuna’yı takip etmek milletimizin dününü ve bugününü sahife sahife okumaktır. Talihin asık suratını bize iki kez gösteren, hatırası her Türk’ü dilhun eden Viyana; bugün Slovakya içlerinde kalan Ciğerdelen; isminin telaffuz edilmesi bile damarlarımızdaki kanı harekete geçiren Estergon Kalesi, Vişegrad; kahramanlar yatağı nazlı Budin; ufuklarda görünmek hevesiyle uçtuğumuz, tarihin en hızlı biten meydan muharebesinin yaşayan şahidi Mohaç; Kanuni’nin Hakk’a yürüdüğü Zigetvar; Engürüs (Macaristan) vilayetimizin kapısı ve canı yârimiz Bosna’dan akıp gelen Sava’nın, kardeşi Tuna’yla karıştığı kartal duruşlu Belgrad; Bali Beyin yadigârı Vidin, Lon; eyalet merkezi Rusçuk; bir zamanlar Gazi Mihailoğullarının ocaklığını yapan, son devirde ise Balkanlarda tutunma mücadelemizin destansı hikâyesinin yaşandığı Plevne; semalarında akis bulan “Bre Doğan!” nidalarının ne manaya geldiğini dünden-bugüne dosta düşmana belleten Yıldırım Han diyarı Niğbolu; Türk’ün Avrupa’ya gücünü Manisa’daki inzivahanesinden çıkıp gelen Murad’ı eliyle gösterdiği Varna; Silistre, Yergöğü, Köstence, Sarı Saltuk’un ebedi istirahatgahı Babadağ; Koçyiğitler yuvası Vardar ovası; Semendire ve Rumeli Beylerbeyiliğinin merkezi Sofya; manzarasıyla, mimarisiyle, ismiyle mazimizin kudretini gözümüzün önünde bir levha gibi bulundururlar. İftihar uyandıran bu şehirlerimiz, bu zafer kartalları, bütün bu saydığımız yerler Osmanlı Türklüğünün kemalinden taşıdığı kadar zevalinden de nişaneler taşır.
Bugün Rumeli’yi kaybetmiş olsak dahi, işgal edenlerin onca gayretine rağmen, oralarda Türk’ün izlerini silemediler. Mezarlarımızı yıkıp, minarelerimize, camilerimizin kubbelerine çan taksalar dahi bu toprakların havası, suyu, ecdad yadigârı eserleri, musıkisi, dili hatta uzun bir hat boyunca Sarı Saltukların, Gül Babaların, Demir Babaların, Baba Miftahların, Yıldırımların, Murad Hanların, Muhteşem Süleymanların; Akıncı beyleri Gazi Evrenos, Mihailoğulları, Malkoçoğulları, Turhan Beylerin; adı sanı bilinmeyen nice erenlerin, gazilerin, şehitlerin; suyunda abdest alan akıncıların hatırasıyla akan Tuna tapu senedi gibi sallanıyor, bütün maziyi haykırıyor. Hakikaten, Tuna’da mazimizi gözümüzün önünde canlı bir vesika halinde bulunduran nice hatıralar gizli.
Mesela Sarı Saltuk. Cem Sultan’ın fermanı üzerine Ebu’l-Hayr-ı Rumi’nin 7 yılda hazırladığı “Saltukname”de bu Allah dostunun seccadesini Tuna suyunun üzerine atıp batmadan ibadet ettiği, etrafı temaşa ederek gezdiği kayıtlıdır.
Ya Gül Baba? Fatih devrinden beri her gazaya gönüllü giden bu Bektaşi dervişine başına taktığı gülden dolayı bu isim verilmiştir. Koca Gazi Eren, Budin’in fethinde “Fethiye” tesmiye edilerek camiye çevrilen büyük kilisede ilk Cuma namazı kılınırken ayağa kalkıp “ Ey cemaat, ben gidiyorum, hakkınızı helal ediniz!” diyerek Hakk’a yürür. Cenazesini Ebussuud Efendi kıldırır, naşını Muhteşem Süleyman taşır. Macarların bugün Gültepe dedikleri mevkie defnedilir. Kanuni Budin Beylerbeyine verdiği fermana onun için şu cümleyi ilave eder: “ Gülbaba, Budin gözcüsü olup himmetleri hazır u nazır ola!” Bu tabloyu Yahya Kemal’in bizim Viyana kapılarına nasıl gittiğimizi anlatan meşhur sözüyle tamamlayalım: “Biz Viyana kapılarına pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak gittik.”
Nehirlerin de insanla gibi kaderleri vardır. İki Tuna var: Biri bizim olanı. Hem Âşık hem de Çelebi olan şairin:
“Kişver-i kafirden iman ehline akup gelür
Kıbleye yüz tutmuş yüzünü bir Müselmandır Tuna.”
…
“Habs-i kafirden boşanmış gibi zincirin sürür
Şah-ı İslama gelür bir ehl-i imandır Tuna”
mısralarında asıl çehresi gizli olan ezelden nasipli Tuna. Bu mısralar aynı zamanda başlıbaşına bir dünya tasavvurunu ve tarih anlayışını gösterir. Aynı bakış açısını, “Seyyah-ı Şehir” Evliya Çelebi’de de görürüz. Seyahatnameyi okuyanların malumudur, Evliya’mız cihanda ne kadar büyük şehir varsa cümlesinin kuruluşlarını bir şekilde İlahi temele oturtur. Bu görüş zaviyesi aslında bütün bir devrin aynasıdır. Peçevi’nin düşman eline geçen kaleler için söylendiğini naklettiği “düşman elinde Allah emaneti olan kal’a-i Padişahi” meseli de aynı tasavvurun bir diğer veçhesidir.
Diğer Tuna ise; Gâvur illerinde çilesinin dolma vaktini bekleyen Tuna. Evet, düşman padişahlarında Allah emaneti olan “nehr-i Türki” (terkip Evliya Çelebi’nindir), “mekteb-i irfan-ı Bektaşiyan”larını, bir zamanlar suyundan abdest alan akıncılarını beklemekte, Muradlarını beklemekte. Tam beş asır milli varlığımızın kabardığı, milletimizin en şaşaalı zirvesine ulaştığı bu hududumuz zannetmesin ki biz ona veda ettik.
Fethi Gemuhluoğlu Ağabey bir sohbetinde “kişi düştüğü yerden kalkar ayağa… Bayrak İstanbul’da düştü, buradan ayağa kalkacak.” der. Biz bu hakikat karşısında uykumuzu devam ettirsek dahi kader uyumuyor. Talih elli senedir bizden tarafa akmaktadır. Bugün, eğer söylenenler hakikatse, İstanbul’un 30–40 milyon nüfusa ulaşmasında talihin bu güler yüzünü aramak gerek. Bu fakirin kanaati odur ki: “Allah’ın bu kadar insanı buraya yığmasında bir hikmet olsa gerek. Milletimiz; damarlarına, ruhuna sinmiş Rumeli havasını tekrar solumak, o topraklara yüzünü sürmek için bilerek-bilmeyerek bekleyişini sürdürmekte. Büyük Selçuklu’dan Anadolu’ya, ondan Osmanlıya, Osmanlı’dan Türkiye’ye deveran eden tarih-talih tekrar bize gözlerini kırpmakta. Gelecek bir mübarek vakte hazırlanmalıyız, Osmanlı mirasını daha ilerilere götürmenin vaktine. Bir yüz elli- iki yüz sene var ki, genç, ihtiyar, hepimizin bağrında böyle bir daüssıla var. Sessiz ve hüzünlü, bizi mev’ud nehre/nehirlere götürecek atları-gemileri bekliyoruz.
Entry Filed under: Öğretmenlerden. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed